Filtreler
Filtreler
Bulunan: 130 Adet 0.001 sn
Koleksiyon [1]
Tam Metin [1]
Eser Sahibi [20]
Tez Danışmanı [20]
Yayın Türü [2]
Yayıncı [3]
Yayın Tarihi [6]
Yayın Dili [1]
Konu Başlıkları [20]
Araştırmacılar
MADDE KULLANIM BOZUKLUĞU OLAN ERGENLERİN EBEVEYNLERİNE UYGULANAN PSİKOEĞİTİMİN EBEVEYNLERİN FARKINDALIK DÜZEYİNE VE ERGENLERİN EBEVEYN TUTUMU ALGISINA ETKİSİ

Buğse YURTSEVER

Yüksek Lisans | 2022 | İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü

Amaç: Araştırma, Çocuk-Ergen Madde Bağımlılığı Tedavi Merkezine (ÇEMATEM) ayaktan ya da yatarak tedavi edilmek üzere ve madde kullanım bozukluğu olan ergenlerin ailelerine yönelik uygulanan psikoeğitimin, ailenin farkındalık düzeyine ve ergenlerin ebeveyn tutum algılarına olan etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Gereç-Yöntem: Araştırma, madde kullanım bozukluğu olan olan ergenlerin ailelerine uygulanan bağımlılık ve madde kullanım bozukluğu olan bireye ebeveyn yaklaşımı konusundaki psikoeğitimin, ailenin farkındalık düzeyine ve ergenlerin ebeveyn tutum algılarına olan etkisini incelemek amacıyla ‘’ön-test son-test yarı deneysel . . . desen’’de yapılmıştır. Araştırmada veri toplamak için 4 ölçme aracı kullanılmıştır: Tanıtıcı Bilgi Formu, Madde Bağımlılığı Farkındalık Ölçeği (MBFÖ), Madde Bağımlılığı Bilgi Testi (MBBT), Young Ebeveynlik Ölçeği (YEBÖ). Madde kullanım bozukluğu olan ergenlerin ebeveynlerine sekiz oturumdan oluşan yarı yapılandırılmış bir psikoeğitim programı uygulanmıştır. Araştırmanın örneklemini ÇEMATEM’de ayaktan ya da yatarak tedavi olan 12-18 yaş arası madde kullanım bozukluğu ve bağımlılık öyküsü olan 30 ergen ve ebeveynleri oluşturmuştur. Analizler, ön-test ve son-test anketleri ile tüm psikoeğitim oturumlarını tamamlayan toplam 30 ergen ve ebeveynlerinin verileri üzerinden yapılmıştır. Araştırma verilerinin değerlendirilmesinde, tanımlayıcı istatiksel analizler, normal varsayımın sağlandığı durumlarda Bağımlı Örneklemde t testi, sağlanmadığı durumlarda ise Wilcoxon İşaret Sıra testi kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan madde kullanım bozukluğu olan 30 ergenin %60.0’nın erkek, %73.3’ünün okula devam eden ve 13-18 yaş aralığında bireyler olduğu, %50.0’sinin merak, ergenlere göre %80.0’i ebeveynlerine göre %96.7’si çevrenin etkisi ile maddeye başladığı, ergenlere göre %36.7’sinin ebeveynlerine göre %40.0’ının madde bağımlılığına yönelik bırakma girişimlerinin olduğu,ergenlere göre %93.3’ünün ebeveynlere göre %63.3’ünün ailede alkol/madde kullanımı olduğu ve %96.7’sinin kronik fiziksel hastalığı olmadığı %83.3’ünün ruhsal bir hastalığıolmadığı, ergenlere göre %83.3’ünün ebeveynlere göre %50.0’sinin tedavi amaçlı kullanılan ilaçları düzenli kullandığı ve bu konudaergenlerin %66.7’si ailelerinin yardım ettiğini belirtmiştir. Araştırmaya katılan ebeveynlerin %73.3’ünün kadın, 41-53 yaş aralığında, %60.0’ı büyükşehirde yaşayan, %60.0’I evli, %36.7’si vii lise mezunu, %90.0’ının gelirlerinin giderlere eşit olduğu bulunmuştur. Madde kullanım bozukluğu olanergenlerin ebeveynlerine uygulanan psikoeğitim programını hem ergenler hem de ebeveynleri yararlı bulduklarını belirtmişlerdir. Ebeveynlere yönelik uygulanan psikoeğitim programının, eğitim öncesi ve sonrası Madde Bağımlılığı Bilgi Testi (MBBT) puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark oluşturduğu belirlenmiştir (p˂0.05). Madde kullanım bozukluğu olan ergenlerin ebeveynlerine uygulanan psikoeğitim programının Madde Bağımlılığı Farkındalık Ölçeği (MBFÖ) toplam puan ortalaması ile “Yardım ve Hukuki düzenlemeler, Madde Kullanımının Belirtileri ve Etkileri, Kişisel Tutum ve Görüşler’’ alt ölçek puan ortalamalarını anlamlı ölçüde arttırdığı görülmüştür. Buna karşın eğitim öncesi ve sonrası “Bağımlılığa Neden Olan Faktörler” alt boyut puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark elde edilememiştir (p>0.05). Ebeveynlere yönelik uygulanan psikoeğitim programı öncesi ve sonrası ergenlerin annelerine yönelik tutum (YEBÖ) puanları ile madde bağımlılığı farkındalık (MBFÖ) puanları arasında istatistiksel olarak negatif yönlü orta düzeyde anlamlı bir ilişki olduğu; ergenlerin babalarına yönelik tutum (YEBÖ) puanları ile madde bağımlılığı farkındalık (MBFÖ) puanları arasında eğitim öncesi varolan negatif yönlü orta düzeyde anlamlı ilişkinin, eğitim sonrası ortadan kalktığı saptanmıştır. Sonuç: Madde kullanım bozukluğu olan ergenlerin ebeveynlerinin, bağımlılık ve madde kullanım bozukluğu olan bireye ebeveyn yaklaşımı konusunda uygulanan psikoeğitim sonrası, bağımlılıkla ilgili bilgileri artmış ve bu da bağımlılık konusundaki farkındalıklarını arttırmıştır. Ebeveynlerin bağımlılık konusunda farkındalığı arttıkça, ergenlerin ebeveynlerine yönelik algıları da olumlu yönde değişmiştir Daha fazlası Daha az

SÜT DİŞLERİNE UYGULANAN FARKLI AMPUTASYON TEKNİKLERİNİN KLİNİK, RADYOGRAFİK OLARAK DEĞERLENDİRİLMESİ ve BU TEKNİKLERİN PULPA ODASI DENTİNİNE BAĞLANMA DAYANIMINA OLAN ETKİSİNİN İNCELENMESİ

BAŞAK BÖLÜKBAŞI

Doktora Tezi | 2022 | İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü

Amaç: Süt dişleri, daimî dişlerin ve çenelerin normal olarak gelişebilmelerinde, beslenme ve konuşma gibi fonksiyonların sağlanması ve estetiğin korunmasında rol oynayarak, çocuğun fiziksel ve psikolojik gelişimine katkı sağlamaktadır. Süt dişlerinin fizyolojik rezorbsiyonları gerçekleşip daimî dişler sürünceye kadar sağlıklı bir biçimde ağızda tutulmaları gerekmektedir. Bu randomize kontrollü klinik çalışmanın amacı; derin dentin çürüğüne sahip süt dişlerinde farklı amputasyon tekniklerinin başarısını klinik, radyografik ve restoratif olarak değerlendirmek ve bu tekniklerin restoratif materyallerin süt dişi dentinine bağlanma dayan . . .ımı üzerine etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: İki kollu gerçekleştirilen çalışmanın birinci aşamasında, 5 ile 9 yaş arası toplam 81 gönüllü hastaya ait, çürüğün temizlenmesi sırasında pulpanın perfore olduğu 170 adet alt 1. veya 2. süt azı dişi değerlendirme kapsamına alındı. Dişler, randomize olarak 1 kontrol (ferrik sülfat) ve 4 çalışma grubundan (Biodentine®, lazer, düşük doz lazer, atmosferik basınçlı soğuk plazma) oluşan toplam 5 gruba ayrılarak amputasyon ve restorasyon işlemleri tamamlandı ve 6 aylık aralıklarla 24 ay boyunca klinik, restoratif ve radyografik olarak takip edildi. Çalışmanın ikinci aşamasında ise farklı amputasyon tekniklerinin süt dişi dentinine etkileri ve bu tekniklerin restoratif materyallerin süt dişi dentinine makaslama bağlanma dayanımı üzerine etkilerinin değerlendirilmesi için in-vitro ortamda hazırlanan 240 adet örneğe amputasyon teknikleri ve restorasyon işlemleri uygulandı. Daha sonra makaslama bağlanma dayanım testi uygulandı, ardından yüzey analizi ve kırılma tipleri incelendi. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Tüm veriler için istatistiksel anlamlılık aralığı Daha fazlası Daha az

HİBRİT CAD CAM MALZEMELERİNDE FARKLI YÜZEY İŞLEMLERİNİN VE YAŞLANDIRMANIN YÜZEY ÖZELLİKLERİNE VE BİYOUYUMLULUĞA ETKİSİNİN İNCELENMESİ

AHMET KESKİ

Doktora Tezi | 2022 | İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü

Hibrit CAD/CAM materyalleri doğal dişe benzer mekanik özellikleri nedeniyle dişhekimliğinde pratiğinde tercih edilen materyaller arasında yerini almıştır. Bu materyallerde yüzey bitim işlemi olarak mekanik polisaj ve rezin glaze yöntemleri önerilmektedir. Simantasyon sonrası ağız içinde yapılan düzenlemeleri takiben uygun bitim yapılamaması durumunda yüzeyler pürüzlü olarak kalabilmektedir. Ayrıca ağız içi dinamik koşulların etkisiyle materyal yüzeyinde çeşitli bozulmalar da görülebilmektedir. Literatürde hibrit seramiklerin mekanik özellikleri hakkında çok sayıda araştırma olmasına rağmen, çevre dokular üzerindeki biyolojik etkiler . . .i ile ilgili sınırlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı, hibrit CAD/CAM materyallerinin farklı yüzey bitim işlemleri ve termal yaşlandırmaya bağlı olarak yüzey pürüzlülüğü ve sitotoksitelerindeki değişimi değerlendirmektir. Bu çalışmada, hibrit seramik olarak esnek nano seramik (CS), rezin nano seramik (LU) ve polimer infiltre edilmiş ağ yapılı seramik (EN), kontrol grubu olarak ise feldspatik seramik (VM) CAD/CAM materyalinden 5x5x2 mm boyutlarında toplam 242 adet örnek kullanıldı. Materyaller, frez, polisaj ve glaze yüzey bitim işlemi olarak üç alt gruba ayrıldı. Her bir alt grupta pürüzlülük ölçümleri termal siklus öncesi ve sonrası aynı örnekte profilometre ile yapıldı (n=10). Hücre canlılık ölçümleri termal siklus öncesi ve sonrası olarak erken ve geç dönemde (1-30 gün) L929 fare fibroblastları kullanılarak MTT test yöntemiyle gerçekleştirildi (n=6). Apoptozis değerleri kaspaz-3 imünohistokimyasal yöntemiyle belirlendi. Her gruptan birer adet örnek kullanılarak yapılan SEM/EDS analzi ile yüzey topografisi ve kimyasal yapısı incelendi. İstatistiksel değerlendirmede iki yönlü ANOVA, tek yönlü ANOVA, bağımsız t testi ve eşleştirilmiş t testi uygulandı. Çoklu karşılaştırmalarda Tukey testi kullanıldı. Yüzey pürüzlülüğü ile sitotoksite arasındaki ilişki için Pearson Korelasyon Analizi uygulandı (α=0,05). Çalışmamızın sonuçlarına göre aynı materyalde polisaj ve glaze yüzey işlemli grupların benzer pürüzlülüğe sahip olduğu bulundu. Feldspatik VM kontrol materyali en yüksek toplam pürüzlülük değerlerine sahipti. Polisaj yüzeyli gruplarda LU ve CS hibrit materyalleri, EN hibrit materyali ve kontrol grubu olan VM materyalinden daha düşük pürüzlülük gösterdi. Termal yaşlandırma işlemi glaze gruplarında anlamlı pürüzlülük artışına neden oldu. Yaşlanma öncesinde en biyouyumlu materyal EN iken, sonrasında CS olarak bulundu. Erken ve geç dönem hücre canlılıkları karşılaştırıldığında, frez ve glaze işlemlerinin zamana bağlı sitotoksite davranışını etkilediği görüldü. Yaşlandırma etkisiyle CS ve LU materyallerinin sitotoksitesi azalırken, EN materyalinin sitotoksitesinde artış meydana geldiği görüldü. Yaşlanma öncesinde apoptik değeri en yüksek hibrit materyaller CS ve LU iken, yaşlanma sonrasında ise EN olarak bulundu. Korelasyon analizi sonucuna göre yüzey pürüzlülüğü ile sitotoksite arasında zayıf bir pozitif ilişki olduğu görüldü. Sonuç olarak en uygun yüzey bitiminin polisaj işlemi olduğu ve yaşlanma işleminden en çok etkilenen yüzeyin glaze yüzeyi olduğu söylenenebilir. Yüzeyin pürüzlü olarak kalmış olması özellikle hibrit seramiklerde sitotoksisite açısından V dezavantajlı olabilir. Polisajlı EN materyalinin daha yüksek biyouyumluluk sergilemesi nedeniyle klinik kullanımının daha avantajlı olacağını öngörmekle beraber, kesin yargılara varmak için bu konunun in-vivo çalışmalar ile desteklenmesi gerektiği kanaatindeyiz Daha fazlası Daha az

PEDİATRİK PALYATİF BAKIM HASTALARININ GÜNLÜK YAŞAM AKTİVİTELERİ YÖNETİMİNDE AİLELERİN VE HEMŞİRELERİN DENEYİMLERİNİN İNCELENMESİ

AYŞE CESUR

Yüksek Lisans | 2022 | İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü

Amaç: Bu araştırmada, pediatrik palyatif bakım alan hastaların günlük yaşam aktiviteleri yönetimini sağlamada ailelerin ve hemşirelerin deneyimlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu araştırma tanımlayıcı niteliksel tipte fenomenolojik bir çalışma olup veri toplamada bireysel derinlemesine görüşme yöntemi kullanılmıştır. Dâhil edilme kriterlerine uygun olan, 12 hemşire ve 10 anne olmak üzere, toplamda 22 katılımcı ile Şubat 2021 - Ağustos 2021 tarihleri arasında Birey Tanıtım Formu ve Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu kullanılarak derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Görüşme içerikleri kelimesi kelimesine metne aktarılarak, . . .araştırmacı, danışman ve bir dış değerlendirici tarafından veriler kodlanmış ve içerik analizi yöntemi ile çözümlenmiştir. Bulgular: Roper, Logan ve Tierney’in Günlük Yaşam Aktiviteleri modeli temel alınarak 14 tema belirlenmiştir. Bu temalar; güvenli çevrenin sürdürülmesi, iletişim, solunum, beslenme, boşaltım, bireysel temizlik ve giyim, beden ısısının kontrolü, mobilizasyon, oyun ve eğlence, cinselliğin ifadesi, uyku, bakım yükü, aile merkezli bakım, çocuk algısı şeklindedir. Sonuç: Günlük Yaşam Aktiviteleri modeline göre belirlenen temaların birbiri ile etkileşimi görülmektedir. Hastadan hastaya bakım ihtiyaçları değişikenlik gösterebilmektedir, genel sağlık durumuna göre bakım süreci şekillendirilmelidir. Hastanın bağımlı fonksiyonlarının artması ailenin hem bakım yükünü hem duygusal yükünü artırmaktadır. Ayrıca pediatrik palyatif bakım hastalarının günlük yaşam aktivitelerinin yönetiminde hemşirelerin eğitici rolünün ön plana çıktığı görülmektedir. Sağlık ekibinin hasta odaklı ve aile merkezli yaklaşım göstermesinin, taburculuk sonrası bakımın devamlılığını sağlamak üzere aileye verilen eğitimlerin önemi ortadadır Daha fazlası Daha az

İZMİR İLİNDEKİ ECZANE ECZACILARININ BİTKİSEL ÜRÜN KULLANIMINA YAKLAŞIMLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ

FUNDA AHMETOĞLU

Yüksek Lisans | 2022 | İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü

Amaç: Bu araştırmamızla İzmir ilinin çeşitli bölgelerindeki eczane eczacılarının bitkisel ürün kullanımına karşı tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: İzmir ilinin belli bölgelerinde görev yapmakta olan 81 adet eczane eczacısına ulaşılmış ve anket yöntemiyle veriler toplanmıştır. Bitkisel ürünlerle ilgili eczacıların bilgi erişimleri ve eczanelerin verileri değerlendirilmiştir. Bulgular: Bir ay içerisinde eczaneye ilaç ve bitkisel ürün almaya gelen hasta sayısı fazla olan eczanelerin farklı bilgi kaynaklarında uyumsuzluk saptadığında bütün kaynakları analiz etme oranı düşüktür. Bu eczaneler hastalara bitk . . .isel ürünlerle ilgili daha az öneride bulunmaktadır. Hastalara bitkisel ürün verirken kendisine oldukça güvenen eczacıların eczanesine ilaç ve bitkisel ürün almaya gelen hasta sayısı da fazladır. Bitkisel ürün alırken eczacıya danışarak alan hasta sayısı yine kendisine güvenen eczacıların eczanesinde daha fazladır. Daha uzun yıllar eczane eczacılığı yapmış olan eczacıların bitkisel ürün verirken kendilerine güvenleri daha fazladır. Mezuniyet sonrası kadınların erkeklere göre bitkisel ürünlerle ilgili eğitim alma oranı daha fazladır. Sonuç: Araştırmamız sonucunda eczacıların bitkisel ürünlerle ilgili çeşitli bilgi kaynaklarına başvurdukları ve konuyla ilgili eğitim almak istedikleri görülmüştür. Bitkisel ürünlerle ilgili bilgisine güvenen eczacıların eczanesine ilaç ve bitkisel ilaç almaya gelen ortalama hasta sayısı daha fazla bulunmuştur Daha fazlası Daha az

HEMŞİRELERİN TAM EMZİRMEYE YÖNELİK GÖRÜŞLERİ

İREM GÜNBAY

Yüksek Lisans | 2022 | İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü

Amaç: Bu çalışma hemşirelerin tam emzirmeye yönelik görüşlerinin incelenmesi amacıyla yürütülmüştür. Yöntem: Nitel araştırma yöntemlerinden fenomenolojik yaklaşımla yürütülen çalışma, Nisan 2021- Ocak 2022 tarihleri arasında, İzmir’de bir eğitim araştırma hastanesinin doğum sonu kliniklerinde ve gebe okulunda çalışan 15 hemşire ile yürütülmüştür. Veriler Birey Tanıtım Formu ve Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu kullanılarak toplanmıştır. Elde edilen veriler araştırmacılar tarafından tümevarım yaklaşımı ve içerik analizi yapılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Hemşireler, 25-49 yaş aralığında olup, yaş ortalamaları 34,6 yıldır. Hemş . . .irelerin çoğunluğu (9 kişi) evli olup, üç hemşirenin iki yıl süreyle emzirmeyi sürdürdüğü, yedi hemşirenin ise altı ay tam emzirmeyi sağladığı belirlenmiştir. Nitel verilerin içerik analizi sonucunda tam emzirmeye yönelik bilinenler, hemşirelerin bireysel emzirme deneyimleri, tam emzirmenin etkileri, tam emzirmeyi etkileyen faktörler ve öneriler olmak üzere beş ana tema ve bu temalara ait alt temalar oluşturulmuştur. Hemşirelerin çoğunluğu tam emzirmenin tanımını Dünya Sağlık Örgütü tanımına uygun olarak yapmıştır. Hemşireler tam emzirmenin anne ve bebek sağlığı açısından yararlı olduğunu, tam emzirmeye yönelik görüşlerinin kendi emzirme deneyimlerinden etkilendiğini ifade etmiştir. Hemşireler genç anne yaşının, yüksek gelir düzeyinin, yetersiz süt algısının, primiparitenin, sezaryen doğum şeklinin, doğum öncesi eğitim almamanın, istenmeyen gebeliklerin, anne ve yenidoğan sağlığındaki olumsuzlukların ve olumsuz doğum deneyimlerinin kadınların tam emzirme süreçlerini olumsuz etkilediğini düşünmektedirler. Sonuç: Hemşirelerin kendi emzirme deneyimlerinin olumlu geçmesi mesleki yaşamlarında annelere verdikleri emzirme eğitiminin içeriğini etkileyebilmektedir. Bu nedenle konuya ilişkin bilgilerinin belli aralıklarla güncellenmesi sağlanmalıdır. Hemşireler gebeleri tam emzirmeye engel olan faktörler açısından gebelik ve gebelik öncesi dönemde vermiş oldukları danışmanlıklar sırasında değerlendirmeli ve erken dönemde gerekli önlemleri almalıdırlar Daha fazlası Daha az

DENTAL İMPLANTLAR ÜZERİNDE OLUŞTURULAN MİKROBİYAL BİYOFİLMİN UZAKLAŞTIRILMASINDA FARKLI YÖNTEMLERİN KARŞILAŞTIRILMASI

VOLKAN SÜLEYMAN GÜRLEN

Doktora Tezi | 2022 | İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü

Peri-implant hastalıkların tedavisinde diğer periodontal tedavilerde olduğu gibi etkenin ortadan kaldırılması önemlidir. Peri-implant hastalıkları sebebi çoğu zaman mikrobiyal biyofilmdir. Pek çok araştırmacının farklı yöntemler tercih etmesine karşın implant dekontaminasyonunda kullanılacak metot için halen bir fikir birliği bulunmamaktadır. Mekanik dekontaminasyona ilave olarak kullanılan kimyasal dekontaminasyon yöntemlerinin klinik parametrelerde ek katkı sağladığı gösterilmiştir. Bizim çalışmamızda dental implantların ağızda kişisel olarak hazırlanmış bir aparey içinde 48 saat bekletilmesi ile mikrobiyal biyofilm oluşturulmuş, . . .oluşan biyofilmin hangi kimyasal yöntem ile daha iyi uzaklaştırıldığı araştırılmıştır. Tek gönüllü uygulayıcıdan ağız ölçüsü alınıp, 1mm kalınlığında termoplastik ko-polimer (1mm-SX plak) aparey aracılığıyla her seferinde 10 implant olmak üzere toplamda 80 implant ağza yerleştirilmiş, 48 saat süreyle ağızda tutularak oluşturulan biyofilmin dekontaminasyonu implantların boyun-orta-apeks ayrı ayrı çalışılmıştır. Çalışmamızda 40 adet SLA ve 40 adet RBM olmak üzere iki farklı yüzeyli implant kullanılmıştır ve 5 grup oluşturulmuştur; Grup 1: Serum Fizyolojik, Grup 2: Hidrojen Peroksit, Grup 3: Klorheksidin Glukonat, Grup 4: Hipokloröz Asit, kontrol grubu ise distile su uygulanan grup olarak düzenlenmiştir. Tüm gruplarda üzerinde biyofilm oluşmuş implantlar bazik fuksin ile boyanmış ve stereo mikroskopta fotoğrafları alınmıştır. Mikroskop görüntüleri IMAGEJ programı ile değerlendirilmiştir. Çalışmamızda kullanılan tüm ajanlar pamuk pelete emdirilerek 1 dk boyunca uygulanmış, uygulama sonrası tekrar fotoğrafları alınmış ve IMAGEJ programında boyanan alanların yüzde hesabına göre hesaplama yapılmıştır. Çalışmamızın vii sonuçlarında; implant yüzeylerinden biyofilm kaldırmada en etkin yöntem olarak diğer gruplara göre ve implantların her 3 bölgesi için de istatistiksel anlamlı olarak Hipokloröz Asit görülmüştür. Öte yandan çalışmamızda kullanılan hiçbir yöntem implant yüzeylerinden biyofilm kaldırmada yüzde yüz etkin bulunmamıştır Daha fazlası Daha az

TERMİNAL DÖNEM HASTALARA BAKIM VEREN HEMŞİRELERİN YAŞAM SONU BAKIMA YÖNELİK TUTUM VE DAVRANIŞLARINI ETKİLEYEN FAKTÖRLERİN İNCELENMESİ

NEVVAL DEMİR

Yüksek Lisans | 2022 | İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü

Giriş-Amaç: Yaşam sonu hastası olarak kabul edilen terminal dönem hastalarının bakımında, hastaların duygusal ve fiziksel gereksinimlerini karşılayabilmek için sağlık çalışanlarının gerekli bilgi, beceri ve anlayışa sahip olmaları gereklidir. Tanımlayıcı ve ilişkisel olarak planlanan çalışmanın amacı ise yaşam sonu bakımın verildiği birimlerde çalışan hemşirelerin yaşam sonu bakıma yönelik tutum ve davranışlarını etkileyen faktörlerin incelenmesidir. Gereç-Yöntem: Tanımlayıcı olarak planlanan bu çalışmada İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi anesteziyoloji ve reanimasyon yoğun bakım birimi, dahiliye . . .yoğun bakım birimi, palyatif bakım kliniği, Hatay Ek Bina palyatif bakım servisi, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi anesteziyoloji ve reanimasyon yoğun bakım birimi ile Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi 2. Ve 3. basamak anesteziyoloji yoğun bakım, anestezi palyatif servis ve palyatif servis birimlerinde çalışan hemşireler (n:159) araştırmanın evrenini oluştururken, dahil olma kriterlerini karşılayan ve çalışmaya katılmaya gönüllü olan hemşireler (n:146) çalışmanın örneklemini oluşturmuştur. Veri toplamak amaçlı hemşirelerin sosyo-demografik bilgilerinin toplandığı “Kişisel Bilgi Formu”, ‘‘Yoğun Bakım Hemşirelerinin Yaşam Sonu Bakıma Yönelik Tutum ve Davranışları Ölçeği’’ kullanılmıştır. Bulgular: Hemşirelerin Yaşam Sonu Bakıma Yönelik Tutum ve Davranışlar Ölçeği toplam ölçek puan ortalaması 50,89±8,13, tutum alt boyut puan ortalaması 33,17±4,87, davranışları alt boyutunun ortalaması 17,72±4,95 olarak bulunmuştur. Hemşirelerin yaş, mesleki deneyim süresi ve yoğun bakım ya da palyatif bakım deneyim süreleri ile YSBYTDÖ ölçek puan ortalamaları arasında anlamlı bir ilişki olduğu (p0,05); mesleki deneyim süresi arttıkça toplam ölçek puan ortalamasının arttığı; 7yıl ve üzeri mesleki deneyim için toplam ölçek puan ortalamasının 54,36±7,93 olduğu, Yoğun bakım/ Palyatif bakım deneyim süresinin artmasıyla toplam ölçek puan ortalamasının arttığı; 5 yıl ve üzeri deneyim için toplam ölçek puan ortalamasının 54,20±7,55 olduğu bulunmuştur. Sonuç: Yaşam sonu dönemde bulunan hastalara bakım veren hemşirelerin yaşam sonu bakıma yönelik tutum ve davranışlarını yaş, mesleki deneyim süresi ve yoğun bakım ya da palyatif bakım birimlerinde çalışmış olma durumlarının etkilediği, cinsiyet, eğitim durumu, palyatif bakım hakkında eğitim alma durumu, eğitim alınan yer, palyatif bakımla ilgili bir kursa katılma durumu, palyatif bakım sertifikası olma durumu, yoğun bakımla ilgili bir kursa katılma durumu, yoğun bakım sertifikası olma durumu, çalışılan kurumda ölümle karşılaşma sıklığı değişkenlerinin yaşam sonu bakım tutum ve davranışları üzerinde etkisinin olmadığı bulunmuştur Daha fazlası Daha az

TEMPORAL LOB EPİLEPSİSİ OLAN BİREYLERDE VE KAİNİK ASİT İLE OLUŞTURULAN SIÇAN EPİLEPSİ MODELİNDE SİNAPTİK VEZİKÜL GLİKOPROTEİNİ 2 (SV2) AİLESİ İZOFORMLARININ SEVİYELERİNİN BELİRLENMESİ VE YENİ BİR RADYOAKTİF TRACER OLARAK [3H]UCB-J’NİN KULLANILMASI

BURCU AZAK PAZARLAR

Doktora Tezi | 2022 | İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü

Sinaptik vezikül glikoproteini 2A (SV2A), presinaptik vezikülde lokalize olan, levetirasetamı bağlayan ve muhtemelen hipokampusta inhibitörik nörotransmisyonu düzenleyen bir transmembran proteindir. SV2A bir epileptik ilaç hedefidir ve muhtemelen sinaptik yoğunluğun bir in vitro biyobelirteçidir. Levetirasetamın SV2A'da bağlandığı bölgeye yüksek afinite ile bağlanan yeni bir radyo-izleyici, [11C]UCB-J, in vivo görüntüleme için kullanılmıştır. Bu nedenle, epileptogenez sırasında presinaptik plastisiteyi incelemek için ilgi çekici bir fırsat olduğu düşünülmektedir. [3H]UCB-J'nin sıçan ve insan korteksindeki bağlanma özellikleri, bu te . . .zde reseptör otoradyografisi ile araştırılmıştır. Tekrarlanan doygunluk deneyleri, sıçanlar ve insanlar arasında KD değerlerinin benzer olduğunu ortaya koymuştur ve bu sonuç in vivo deneysel verilerin klinikte insanlara çevrilebileceğini göstermektedir. Sıçan ve insan korteksindeki yer değiştirme deneylerimiz, brivarasetam ve levetirasetamın [3H]UCB-J'nin bağlanmasını inhibe etme konusunda güçlü bir potansiyele sahip olduğunu gösterdi ve böylelikle [3H]UCB-J'nin SV2A proteinine özgü olduğunu göstermektedir. Epileptogenez sırasında presinaptik plastisitenin bir belirteci olarak [3H]UCBJ bağlanmasının potansiyelini değerlendirmek için, sistemik ve lokal kainik asit uygulaması ile indüklenen status epileptikuslu sıçanların beyin bölgelerinde [3H]UCBJ'nin SV2A'ya bağlanmasındaki değişiklikleri zamana bağlı olarak inceledik. Başlangıçtaki status epileptikustan sonra farklı zaman noktalarında beyin dokularını örnekledik. Her iki modelde de akut fazlarda birçok beyin bölgesinde [3H]UCB-J bağlanmasında ani ve önemli bir azalma gözlendi. Bağlanmadaki azalmalar 1-10 gün içinde meydana geldi ve azalmanın pike yaptığı zaman noktası modeller arasında biraz farklıydı. İlginç bir şekilde, sistemik modelde, çoğu alanda tedaviden 30-90 gün sonra bağlanma seviyesinde tam restorasyon gözlendi ve bu muhtemelen nöronal yeniden yapılanmayı yansıtmaktadır. Ancak lokal enjeksiyondan sonra hipokampus, temporal ve piriform korteksdeki bağlanma bazal seviyelere geri dönemedi. Zamana bağlı bağlanma profili lokal modelde ipsilateral ve kontralateral bölgelerde ayrıca bir lateralizasyon gösterdi. Ayrıca, SRS başlangıç zamanı ile SV2A seviyesi arasında bir korelasyon olmadığı da gözlendi. ix SV2 ailesi, SV2A, SV2B ve SV2C olarak adlandırılan üç izoformu içerir. Bu proteinler ayrıca, SV2A'nın bir epileptik ilaç hedefi ve bir sinaptik yoğunluk biyobelirteç olarak önerilmesinden sonra, son yıllarda artan bir ilgi görmeye başlamıştır. Şimdiye kadar kemirgenlerdeki ve insan beynindeki anatomik dağılımları hakkında kısıtlı da olsa bir bilgiye sahibiz. Bununla birlikte, TLE hastalarının korteksindeki SV2 genlerinin spesifik ekspresyon paternleri ve ekspresyonlarının epilepsideki klinik sonuçlardan nasıl etkilendiği halen tartışılmaktadır. Bunu detaylandırmak için eş zamanlı kantitatif PCR deneyleri yaptık ve klinik veriler ile SV2 ifadelerinin seviyesi arasındaki olası ilişkiyi analiz ettik. Ancak; yaş, nöbet sıklığı, epilepsi süresi ve SV2 gen ekspresyonu arasında ilişki olmadığını gösterdik. Levetiracetam ile tedavi edilen ve diğer AED'lerle tedavi edilen hastalar arasında da SV2 ekspresyon paternlerinde hiçbir fark görülmedi ve cinsiyetinde ifade düzeylerini etkilemediği de ortaya konuldu. Bu veriler nöbetlerden sonra presinaptik SV2A miktarındaki değişiklikleri göstermektedir ve SV2A'nın spontan nöbetleri ortaya çıkarmada ve/veya epileptogenez için bir biyobelirteç olmada önemi olduğunu göstermektedir. [3H]UCBJ gibi yeni radyo-izleyiciler kullanılarak SV2A bağlanması, epileptogenez sırasında presinaptik plastisiteyi saptamak için güvenilir bir yöntemdir ve daha genel olarak sinaptik plastisiteyi göstermek için kullanılması muhtemeldir Daha fazlası Daha az

COVID-19 YOĞUN BAKIM ÜNİTELERİNDE KİŞİSEL KORUYUCU EKİPMAN KULLANIMI İLE İLİŞKİLİ CİLT PROBLEMLERİ

LEYLA ALTIN

Yüksek Lisans | 2022 | İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü

Amaç: Bu araştırmada COVID-19 yoğun bakım ünitelerinde kişisel koruyucu ekipman kullanımına bağlı cilt problemlerinin prevelansını belirlenmesi amaçlandı. Yöntem: Tanımlayıcı bir araştırma olan bu çalışma Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbni Sina Hastanesi COVID-19 yoğun bakım ünitelerinde görev yapan, kişisel koruyucu ekipman kullanan örneklem sayısı 82 olarak belirlenen hemşireler ile yürütüldü. Uzman görüşü alınarak hazırlanan; katılımcıların sosyo-demografik özelliklerini, kişisel koruyucu ekipmanlar kullanım ve bunlara bağlı cilt problemlerine yönelik soruları kapsayan anket formu gönüllü onamları alınarak, online formlar ile . . . link bağlantısı oluşturulup sosyal medya hesapları ile hemşirelere yöneltildi. Çevirimiçi anket yolu ile araştırmanı bağımlı ve bağımsız değişkenlere ilişkin veriler SPSS*25 ortamına aktarılarak veri seti oluşturuldu. İstatistiksel analizde, bağımlı ve bağımsız değişkenlerin yüzdelik dağılımları incelendi. Bağımsız ve bağımlı değişkenler arasındaki ilişkinin belirlenmesinde parametrik test varsayımlarının sağlaması halinde Ki-kare testi, tek yönlü varyans analizi ve student t testi; parametrik test varsayımlarının sağlanamaması durumunda ise Kruskall Wallis H testi ve Mann Whitney U testi kullanıldı. Bulgular: Hemşirelerin %64,63’ü kadın, %81,71’i lisans mezunudur. Hemşirelerin %42,68’i iç hastalıkları yoğun bakım ünitesinde görev almaktadır. Hemşirelerin yaş ortalaması 28,93±4,21, görev süresi ortalaması 46,61±43,25 aydır. COVID-19 ünitesinde çalışma süresi ortalaması 8,82±5,87 ay, günlük sağlık hizmeti verilen hasta sayısı ortalaması ise 15,15±6,88’dir. COVID-19 aşılanma hemşire oranı %79,27 iken, COVID-19’u geçiren hemşire oranı %37,80’dir. Sağlık hizmeti sunumu sırasında göz koruyucu gözlük, N95/ FFP2 maske, cerrahi maske, yüz koruyucu kalkanı/siperi, saç bonesi/koruyucusu kullanan hemşire oranları sırasıyla %97,3, %99,1, %99,1, %97,3 ve %82,9’dur. Hemşirelerin tümü eldiven kullanmışlardır. Çizme, tüm vücut tulum ve galoş kullandığını bildiren hemşire oranları sırasıyla %82,0, %86,5 ve %71,2 şeklindedir. Göz koruyucu gözlük kullanımına bağlı kızarıklık, N95-Tıbbi maske kullanımına bağlı evre I basınç yarası vi ve iz oluşumu, yüz koruyucu/siperlik kullanımına bağlı bölgesel ağrı, saç bonesi kullanımına bağlı iz oluşumu, eldiven kullanımına bağlı kızarıklık, çizme kullanımına bağlı evre I basınç yarası ve kızarıklık, tüm vücut tulumu kullanımına bağlı bölgesel ağrı, tek kullanımlık önlük kullanımına bağlı evre I basınç yarası, galoş kullanımına bağlı kızarıklık en fazla görülen cilt problemleri arasındaydı. Hizmet verilen hasta sayısı, kişisel koruyucu ekipmanları tek seferde kullanma süresi arttıkça cilt problemleri anlamlı düzeyde artış gösterdi ( Daha fazlası Daha az

ADÖLESAN OLAN VE OLMAYAN GEBELERDE YEME TUTUMU VE BEDEN MEMNUNİYETİNİN KARŞILAŞTIRILMASI

ARİFE SOYTÜRK

Yüksek Lisans | 2022 | İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü

Amaç: Bu çalışma adölesan olan ve olmayan gebelerde yeme tutumu ve beden memnuniyetinin karşılaştırılması amacıyla yürütülmüştür. Yöntem: Tanımlayıcı ve karşılaştırmalı tipteki araştırmanın evrenini, Ekim 2021- Mayıs 2022 tarihleri arasında Türkiye'nin batısında bulunan bir hastanenin kadın hastalıkları ve doğum polikliniğine başvuran adölesan ve adölesan olmayan gebeler oluşturmuştur. Araştırma iki grupta yürütülmüştür. Her iki gruba da primipar 28. gebelik haftası ve üzerinde olan, çalışmaya katılmayı engelleyecek psikolojik veya fiziksel hastalığı olmayan, gebelikte ortaya çıkan herhangi bir komplikasyona sahip olmayan, araştırma . . .ya katılmayı gönüllü olarak kabul eden, Türkçe bilen, adölesanlar için 19 yaş ve altında, adölesan olmayanlar için 20 yaş üstünde olan toplam 169 gebe (85 adölesan, 84 adölesan olmayan gebe) dâhil edilmiştir. Veriler, Kişisel Bilgi Formu, Çok Yönlü Beden-Benlik İlişkileri Ölçeği ve Yeme Tutum Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler, Mann Whitney U, Kruskal Wallis ve Pearson korelasyon analizi kullanılmıştır. Bulgular: Adölesan gebelerin yaş ortalaması 18.76±0.42 yıl, evlilik yaş ortalaması 17.69±0.57 yıl, %69.4’ü ilköğretim ve altı eğitim düzeyine sahip, Beden Kitle İndeksi ortalaması 22.75±4.48 kg/m2, %36.5’inin gebeliği süresince aldığı kilo normal ve %31.8’sinin gebeliği planlı değildir. Adölesan olmayan gruptaki gebelerin ise yaş ortalaması 25.86±3.36 yıl, evlilik yaş ortalaması 23.85±3.25 yıl, %40.5’i yükseköğretim mezunu, Beden Kitle İndeksi ortalaması 24.23±5.00 kg/m2, %36.9’unun gebeliği süresince aldığı kilo normal ve %16.7’sinin gebeliği planlı değildir. Adölesan gebelerin Yeme Tutum Ölçeği puan ortalamalarının 20.35±8.99, adölesan olmayan gebelerin 16.97±8.18 olduğu (p< 0.05), adölesanların %15,3’ünde adölesan olmayanların ise %4,8’inde yeme bozukluğuna yatkınlığın olduğu (p< 0.05) aralarındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur. Adölesan gebelerin vi Çok Yönlü Beden Benlik İlişkileri Ölçeği puan ortalaması 182.89±19.82, adölesan olmayan gebelerin ise 195.91±25.31’dir ve aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p< 0.001). Ayrıca adölesan gebelerin Yeme Tutum Ölçeği ile Çok Yönlü Beden Benlik İlişkileri Ölçeği puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak negatif yönde zayıf ilişki olduğu (r= -0.33, p< 0.001) olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Adölesan gebelerin adölesan olmayan gebelere göre bedenlerinden memnuniyet düzeylerinin düşük, yeme bozukluğuna yatkınlıklarının daha fazla olduğu bulunmuştur. Hemşireler adölesan dönemde ortaya çıkan gebeliklerin sağlıklı bir şekilde sonlanabilmesi için olası beslenme sorunlarına karşı dikkatli olmalı, sorunları erken dönemde tanılamalı ve multidisipliner ekip ile birlikte çalışmalıdır. Hemşireler adölesana bakım verirken onu fizyolojik, psikolojik, sosyal, spiritüel bütün yönleriyle değerlendirmeli holistik bakım vermelidir Daha fazlası Daha az

HEMŞİRELİK ÖĞRENCİLERİNDE KARDİYOPULMONER RESÜSİTASYON FARKINDALIĞININ İNCELENMESİ

SELDA TURHAN

Yüksek Lisans | 2022 | İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü

Giriş-Amaç: Kardiyopulmoner Resüsitasyon (KPR), solunum ve dolaşımın aniden durması sırasında solunumun, kalbin ve beyin fonksiyonlarının yeniden kazanılması için yapılan acil müdahalelerdir. KPR’ nin yeterli bilgi ve donanıma sahip kişiler tarafından hemen başlatılıp efektif olarak yapılması büyük önem arz etmektedir. Bu anlamda hemşirelik öğrencilerinin lisans eğitim sürecinde KPR konusunun önemini kavramaları, yeterli bilgiye sahip olmaları ve mezuniyet sonrası çalışma hayatına hazır bulunmaları oldukça önemlidir. Bu araştırmanın amacı hemşirelik öğrencilerinde KPR farkındalığının incelenmesidir. Materyal-Metod: Bu araştırma tanı . . .mlayıcı nitelikte olup, Ege Bölgesinde bir Üniversitenin Sağlık Bilimleri Fakültesi ve Marmara Bölgesinde bir Üniversitenin Sağlık Bilimleri Fakültesinde 2021-2022 Eğitim Öğretim Yılı Bahar döneminde öğrenim gören Hemşirelik bölümü öğrencileri ile yapılmıştır. Araştırmada 330 öğrenci çalışmaya gönüllü olarak katılmıştır. Araştırmada verileri; Öğrenci Tanıtım Formu ve KPR Farkındalık Anketi kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 23.0 paket programı kullanılmıştır. Verilerin analizinde, demografik özellikleri tanımlamak için sayı yüzde dağılımı ve tanımlayıcı istatistikler, t-testi, tek yönlü varyans analizi, Mann Whitney U ve Kruskal Wallis testleri kullanılmıştır. Araştırmanın etik açıdan uygunluğu için etik kurul onayı, yürütülmesi için kurum izni ve katılımcılardan sözel katılım onayı alınmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan öğrencilerin %74,8’i kadın, yaş ortalaması 21.87±1.38’ dir. Öğrencilerin KPR Farkındalık toplam ortalama puanı 25.40±7.38’dir. KPR farkındalık puanları ile üniversite, yaş, sınıf, mezun olunan lise, çalışma durumu, kursa katılma değişkenlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptanmıştır ( Daha fazlası Daha az


6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu kapsamında yükümlülüklerimiz ve çerez politikamız hakkında bilgi sahibi olmak için alttaki bağlantıyı kullanabilirsiniz.


Bu site altında yer alan tüm kaynaklar Creative Commons Alıntı-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.