Anadolu Sahasındaki Mitonimler (Mitadları) Üzerine Bir Dil İncelemesi başlıklı tezimizin konusunu Anadolu sahasında kullanılan mitonimlerin etimolojisi ve sınıflandırması oluşturmaktadır. Tezin konusunun belirlenmesindeki başlıca etkenlerden biri mitonimlerin yalnızca halkbilimi sahasında çalışılmış olmasıdır. Mitonimler hakkında herhangi bir onomastik çalışma mevcut değildir. Bu açıdan tezimiz bu alanda çalışılmış ilk onomastik çalışma niteliğindedir. Tezimizin amacı mitonimlerin kökenlerinin tespit edilmesi, dil ve kültür bağlamında incelemesi ve bu incelemeler ışığında bir sınıflandırma oluşturup olağanüstü varlık adlarının ad ve . . .rme, adlandırma geleneğini ortaya çıkarmaktır. Tezin birinci bölümünde mitonimlerin Tür Sınıflandırılması başlığı altında cinsiyet sınıflandırılması yapılmış ve sözcüklerin kökenbilimsel incelemesi yapılmıştır. İkinci bölümde mitonimler “ Leksik- Semantik Sınıflandırma” başlığı altında Örtmece ile Oluşturulan Mitonimler, Yansıma Seslerden Oluşan Mitonimler, Görünüşüne Göre Adlandırılan Mitonimler, Yaptığı Kötülüğe Göre Adlandırılan Mitonimler, Görüldüğü, Sahiplendiği Mekana Göre Adlandırılan Mitonimler, Yaptığı Eyleme Göre Adlandırılan Mitonimler, Ortaya Çıktığı Zamana Göre Adlandırılan Mitonimler, Hayvan Adlarıyla Adlandırılan Mitonimler, Sayılarla Adlandırılan Mitonimler ve Anlamı Belirsiz Olan Mitonimler olarak sınıflandırılmıştır. Çalışmamızda apelyatif ( cins, tür adı) olan sözcükler leksik- semantik sınıflandırmaya dahil edilmemiştir. Üçüncü bölümde mitonimler “Yapı Bakımından Sınıflandırma” başlığı altında Basit Mitonimler, Türemiş Mitonimler ve Birleşik Mitonimler olarak sınıflandırılmıştır. iv Sonuç bölümünde ise çalışmamızın tüm bölümleri hakkında genel bir değerlendirme yapılmıştır
Daha fazlası
Daha az
Değişen ve gelişen internet teknolojileri hayatımızın çeşitli alanlarında olduğu gibi medya alanında da büyük değişime ve dönüşüme neden olmuştur. Özellikle Web 2.0 ve Web 3.0’dan sonra bu dönüşüm hızlanmıştır. Dergi, gazete, radyo, televizyon gibi mecralardan oluşan geleneksel medya, yeni medya karşısında her geçen gün önemini yitirmeye başlamış ve yeni medya birinci medya durumuna gelmeye başlamıştır. Bu noktada gerek Türkiye’de gerekse de dünyada bazı gazeteler matbu olarak yayınlarına son vermiş ve yayınlarına yalnızca dijital ortamda devam etmeye başlamıştır. Dijital platformların yanı sıra sosyal medya üzerinden paylaşılan içe . . .rikler anında milyonlarca kişiye ulaşmaktadır. Bu dönüşümün bir sonucu olarak Türkiye’de bazı yayıncı kuruluşlar Ankara’da bulunan bürolarını kapatmıştır. Ankara bürosunu açık tutanlar ise en az insan sayısı ile bürolarının varlığını devam ettirmektedir. Türkiye’nin kamu yayıncısı olan Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT) yeni medyanın bir sonucu olan söz konusu değişim ve dönüşüme uyum sağlayan kurumlardan birisidir. TRT, yeni medyanın Türkiye’de henüz öneminin tam olarak anlaşılmadığı 2009-2010 yıllarında Facebook, Twitter, Youtube gibi mecralarda yer almaya başlamış ve bu platformların yetkilileri ile direkt iletişime geçilmiştir. Başlangıçta söz konusu sosyal medya mecralarında var olmaya başlayan TRT daha sonra gelişen teknolojiye paralel olarak kendi içerisinde dijital dönüşüme uyum sağlamıştır. Bugün TRT, TRT Haber, TRT World, TRT İzle, TRT Dinle, TRT Balkan, TRT Deutsch gibi ulusal ve uluslararası alanda yayın yapan birçok platforma sahiptir. Bunun yanında TRT Uluslararası Metaverse ve Yayıncılık Forumu’ndaki iv konuşmasında TRT Genel Müdürü Prof. Dr. Mehmet Zahid Sobacı; “TRT'nin Metaverse'te ön sıralardaki yerini alması ve bu mecrada en güçlü yayın kuruluşlarından biri olması amacıyla Türkiye'nin ve dünyanın önde gelen Metaverse dizayn ve teknoloji şirketleri ile iş birliği gerçekleştirerek tasarım ve teknolojik altyapı çalışmalarına başladık." sözleriyle TRT’nin Metaverse alanında çalışmalara başladığını dikkati çekmiştir. Görüldüğü üzere kamu hizmeti yayıncılığı yapan TRT, yeni medya alanındaki değişim ve dönüşüme uyum sağlama noktasında çeşitli adımlar atmaktadır. Bu araştırmada Türkiye’nin kamu yayıncısı olan TRT’nin yeni medya alanındaki faaliyetlerinin neler olduğu betimsel olarak ortaya konmaya çalışılmış ve bu alanda çalışan TRT personeli ile yarı yapılandırılmış mülakatlar yapılarak mevcut durum analiz edilmiştir. Araştırma kapsamında “Yeni medya veya yeni iletişim teknolojileri TRT için avantaj mı yoksa dezavantaj mı? Yeni iletişim teknolojileri yayıncılık adına ne gibi imkânlar sunuyor? Yeni medya yayıncılığının Türkiye’deki son durumu nedir? TRT yeni medya mecralarını aktif olarak kullanıyor mu? Yeni yayıncılığının TRT için avantajları ve dezavantajları nelerdir?” gibi sorulara yanıt aranmıştır. Çalışmanın sonucunda yeni iletişim teknolojilerinin sağladığı imkânlar çerçevesinde insan ilişki ve etkileşimlerinde de değişimlerin söz konusu olacağı söylenmektedir. Buna bağlı olarak yeni iletişim teknolojileri, kamu yayıncılığının geleceği açısından ve aynı zamanda toplumsal açıdan bir değişmelere yol açmaktadır. Teknolojinin gelişmeye devam etmesi ile gelecekte daha çok imkânın olacağı ve farklı teknolojik boyutlara toplumun hızla alışacağını kabul etmek gerekmektedir. Kamu yayıncılarının yeni iletişim teknolojilerini doğru ve işlevsel kullanması gerekmektedir. Katılımcıların yorumları çerçevesinde TRT için yeniliklere ve dijitalleşmeye daha hızlı uyum sağlayabilecek yeni medyayı aktif olarak kullanan genç nesli istihdam etmenin gerekliliği konusunda öneride bulunulmuştur
Daha fazlası
Daha az
Birinci Dünya Savaşı sonrasında iyi başlayan Türk – Sovyet ilişkileri, İkinci Dünya Savaşı sonrasında düşmanlığa evrilmiştir. İki savaş arasında ilişkilerin bu denli değişmesini ele alan bu tez, “1919 – 1945 yılları arasında Sovyetler Birliği – Türkiye ilişkileri neden dostluktan rekabete/düşmanlığa doğru değişmiştir?” araştırma sorusuna alternatif bir yanıt aramaktadır. Literatürde çokça kez cevaplanan bu araştırma sorusu, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan Soğuk Savaş döneminden ve uluslararası sistemden etkilenerek cevaplanmıştır. Bugüne kadar Türk – Sovyet ilişkilerinin bozulma sebebi baskın literatür ve resmi tarih yazımı ta . . .rafından ‘Sovyet talepleri’ üzerinden okunmuştur. Bu çalışma ise hem vermiş olduğu yanıtla hem de teorik çerçevesi ile literatürdeki eserlerden ayrılmaktadır. Türk – Sovyet ilişkilerini eleştirel bir şekilde ele alan bu çalışmanın, bağımlı değişkeni değişen Türk – Sovyet ilişkileri iken bağımsız değişkeni Atatürk sonrası İnönü ve yönetimidir. Bağımsız değişkenin oluşturulma aşamasında neoklasik realizmin ara değişkenlerinden yararlanılmıştır. Dış politikanın oluşturulmasında önemli bir yer tutan bu ara değişkenlerden, bireylerin (özellikle lider ve yürütme erkinin) algıları, fikirleri ve inançları ara değişkeni, bu çalışmanın bağımsız değişkeninin oluşmasında önemli bir rol oynamıştır. Bağımlı ve bağımsız değişken ile “1919 – 1945 yılları arasında Sovyetler Birliği –Türkiye ilişkileri, İnönü ve yönetiminin algıları, fikirleri ve inançları sebebiyledostluktan rekabete/düşmanlığa doğru değişmiştir.” hipotezi oluşturulmuştur. iv Dolayısıyla tezin amacı bu hipotezi test edip, İnönü ve yönetiminin Türk – Sovyet ilişkilerinin bozulması üzerindeki etkisini tespit etmektir. Bu etki ampirik bölümde 1939 – 1945 yılları arasında Türkiye’nin Sovyetler Birliği aleyhinde aldığı kararlar ve uyguladığı politikalar incelenerek altı başlık üzerinden açıklanmıştır. İlgili başlıklarda başlıca birincil kaynaklar olmak üzere nitel ve nicel metin analizleri yapılarak İnönü ve yönetiminin Sovyetler Birliği’ne olan tutumları analiz edilmiştir
Daha fazlası
Daha az
İnsanın bir birey olarak tek başına yaşaması sosyolojik açıdan oldukça güç olduğu bilinmektedir. Bireylerin toplumsal hayatı oluşturmasıyla ortaya çıkacak düzensizliği toplumsal düzen kurallarıyla dengelenmesi gerekmektedir. Dolayısıyla toplumsal düzen kuralları bireyin toplum halinde yaşayabilmesinin önemli altın kuralını oluşturmaktadır. Bununla beraber toplumsal düzen kurallarının farklı biçimleri bulunmaktadır. Din olgusuyla toplumsal bir bütünlük oluşturan toplumların, toplumsal düzen için tanrı temelli sistemleri bulunmaktadır. Bu sistemler arasında bulunan “şeriat” kavramı, toplumların düzenli bir şekilde yönetilebilmesi ve y . . .aşayabilmesi için geliştirilmiş hukuki bir sistemdir. Geçmişten günümüze kadar şeriat kavramı farklı hacim ve üsluplar ile ele alınmış ve şeriat bağlamında çeşitli literatürler oluşturulmuştur. Bu çalışma, şeriat kavramının kaynağı ve anlamı, İslam’ın altın çağı olarak kabul edilen 9. Yüzyılda yaşamış ünlü filozof Farabi ve 14. Yüzyıl düşünürü, sosyoloğu ve devlet adamı olan İbn Haldun’un ortaya koymuş olduğu eserleri bağlamında tespit amaçlı yapılmıştır. Şeriatın kaynağına dair tespitler için Farabi ve İbn Haldun’un tanrı anlayışları, peygamberlik anlayışları, vahiy ile ilgili görüşlerine, şeriatın anlamı için toplumsal hayata dair açıklamaları, devlet, yönetim, halifelik gibi fikirleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Betimsel analiz yöntemiyle Farabi ve İbn Haldun’da şeriatın kaynak ve anlamına dair veriler olduğu gibi tespit edilmiştir. Bu veriler karşılaştırma yöntemiyle Farabi ve İbn Haldun’un şeriatın kaynak ve anlamına zıt mana farklılığı yüklemedikleri ortaya konulmuştur. Aynı zamanda şeriat kavramı alt amaçlara iv müsait bir kavram olması nedeniyle kavram Farabi ve İbn Haldun’un görüşleriyle sınırlandırılmıştır. Çalışmada yer alan müelliflerin tercih edilmesinde bazı hususlar bulunmaktadır. Farabi’nin toplum yönetiminde ideal ettiği dünya devleti olgusu ve Yunan felsefe mirasını sentezlemesi Farabi’de şeriatın kaynak ve anlamını merak ettirmiştir. Farabi’nin karşısında ele alınan İbn Haldun ise sosyolojik açılımlarda bulunarak toplum merkezli bir düzen düşünmesi idealist görüşe karşı realist görüşü temsil etmesi bakımından tercih edilmiştir. Farabi ve İbni Haldun’un Şeriat ile ilgili yaklaşımlarını giriş, iki bölüm ve sonuç kısmıyla işlenmeye çalışılmıştır. Giriş kısmında araştırmanın amacı ve metodu hakkında bilgi verilmektedir Birinci bölümde Farabi’de şeriatın kaynak ve anlamı başlıca eserleri bağlamında ortaya konulmuştur. İkinci bölümde İbn Haldun’da şeriatın kaynak ve anlamı eserleri bağlamında ortaya konulmuştur. Sonuç kısmında çalışmadan elde edilen veriler değerlendirilmiştir. Farabi ve İbn Haldun’da şeriatın kaynak ve anlamının büyük oranda benzerliklerin bulunduğunu; aynı kelimeye zıt manalar yüklemek gibi büyük mana farklılıkları bulunmadığı tespit edilmiştir. Bununla birlikte şeriat kavramını bakış açılarına göre farklı nosyonların yüklenmesi sonucunda kavramın kapsamının, işlenişinin farklılığı ortaya çıkmıştır. Farabi için şeriatın yorumu felsefi bakış açısıyla şekillenirken İbn Haldun’un sosyolog ve devlet adamı düşünceleriyle şekillendiği tespit edilmiştir
Daha fazlası
Daha az
Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme serüveni, neticede Osmanlı’da aydın zümreyi tarih sahnesine çıkaran bir süreç olmuştur. Modernleşmeyi zorunluluk olarak deneyimleyen Osmanlı devleti, modernleşmeyi hızlandırmak ve geri kalmışlığın üstesinden gelebilmek adına yüzünü Batıya çevirerek, modernleşme deneyimini Batılılaşma olarak tecrübe etmiştir. Modernleşme cereyanı başladığında ise merkezileşmeye büyük bir önem atfedilmiş, merkezileşmeyi tesis edecek olan bürokrasi güçlendirilmiştir. Gerileme döneminin önüne geçebilmek ve modernleşme maksadıyla Batının kültürüne erişebilmek adına bir aydın zümreye ihtiyaç duyulmuştur. Bu ihtiyacı k . . .arşılamak adına eğitimli bir kadro olan memur-bürokrat bir sınıf tesis edilmiştir. “Osmanlı aydını” olarak addedilecek olan bu sınıf, modernleşme hamlelerinde devletin bekasını sağlama maksadı ile reformist bir tavırla yüzünü Batıya dönmüş, felsefi ve entelektüel tefekküre mesafeli oluşu ile öznel bir modernleşme tecrübesi sağlayamamıştır. Öznel bir modernleşme tecrübesine sahip olmayan Osmanlı’nın bu dönemde devlet tarafından tesis ettiği aydın zümre de otonom bir kimliğe sahip olamamış, modernleşmeyi faydacı ve araçsalcı bir tutumla gerçekleştirmeye çalışmış, “aydın” ve “entelektüel” kavramlarının ihtiva ettiği özellikleri sergilememiştir. Ekserisini memur ve bürokratların oluşturduğu Osmanlı aydın zümresi, devletin bekasının tesisi için reformist bir tavırla faaliyet sergileyen bir bürokratik apparatus özelliği teşkil eder
Daha fazlası
Daha az
Mitoloji ilk uygarlıklardan itibaren varlığını sürdüren en eski disiplin olarak hala toplumların bilinçdışına etki etmektedir. Mitler ait oldukları toplumların yaşamsal düzenini ve temelinde dünya görüşlerini yansıtabilir. Bu yaratılan sözlü kültür ürünü mitler; din, ideoloji, gelenekler ve sanat ile iç içe bir yapıdadır. Sinema da içinde üretildiği toplumdan izler taşıyabilmektedir. Film türlerinden fantastik tür ile kendine sağlam bir yer edinmesiyle mitolojik hikayeler bu filmlere hem ilham olabilir hem de mitleri yeniden üretilmesi kaynak olabilmektedir. Bundan dolayı bu çalışmada da hikayelerini fantastik tür ile harmanlayıp si . . .nema perdesine aktaran yönetmen Guillermo Del Toro’nun filmlerine daha yakın bakma imkanıyla analiz edilmiş anlatı yapısında mitolojik öğeler ve yer alan arketipler incelenmiş ve yorumlanmıştır
Daha fazlası
Daha az
Muhammed Âbid el-Câbirî Arap-İslâm düşüncesinin çağdaşlaşması yolunda atılması gereken adımlara ihtiyaç duyulduğunu her fırsatta dile getirmiş bir düşünürdür. Kendisinin fikirleri hâlâ tartışılmakta ve son dönemlerde dikkatleri üzerine çekmektedir. Rasyonalist bir söyleme sahip olan Câbirî, İslam düşüncesinin ilerleyebilmesini evrensel aklın etkin bir şekilde kullanılmasına bağlamaktadır. Felsefî mirası çağa uygun olarak okumak ve yorumlamak ancak Arap-İslâm geleneği içerisinde bu geleneği anlayan, geçmişe bağlı kalmak yerine geçmişi rasyonel, eleştirel, gerçekçi bir gözle okuyan İbn Rüşd’ün sistemi ile mümkün olabileceğini savunur. . . . Câbirî tespit etmiş olduğu problematiğin (din- felsefe uzlaşımı) çözümünü İbn Rüşd’de bulur. Aradığı orijinallik ve çağdaşlaşmanın İbn Rüşd’de olduğunu belirterek burhân epistemolojisine dikkat çeker. Yapısalcı yöntemi benimseyen Câbirî İslâm düşüncesinin bütünlüğünü bozacak tarzda bir inceleme girişiminde bulunur. Ona göre bir tarafta din ve felsefeyi uzlaştıran ve Doğudaki nazarî düşünceyi temsil eden İbn Sînâcı ruh, diğer tarafta din ve felsefeyi birbirinden ayıran ve Batıdaki nazarî düşünceyi temsil eden İbn Rüdçü ruh yer almaktadır. Câbirî, İbn Rüşd’ü din-felsefe ilişkisinde uzlaştırmadan ziyade uyumdan söz ettiği için öne çıkardığını, İbn Sînâ’yı ise uzlaştırma fikrinden dolayı eleştirdiğini iddia etse de onun ulusçu fikirlerinin baskın olduğu dikkat çekmektedir. Bu çalışma Câbirî’nin yapmış olduğu analizler ışığında çözüm olarak sunduğu “İbn Rüdçülük” fikrini, bu fikrin çıkış noktası ile savunduğu temel iddiaları, bu iv iddiaların İbn Rüşd’ün düşüncelerini ne kadar yansıttığını ortaya koymaya çalışacaktır. Câbirî “İbn Rüşdçülük” düşüncesini temelde din-felsefe ilişkisini uyum içerisinde gördüğü ve aklı ön plana çıkardığı için savunmaktadır. Günümüzde aklın rasyonel temsilcisinin “İbn Rüşdçülük” fikri olduğunu savunan Câbirî, İbn Rüşd’ün epistemolojisine pek de sadık olmayan bir İbn Rüşdçülük fikri benimsemektedir
Daha fazlası
Daha az
En az çaba yasası ve dilde ekonomiklik ilkesi gereği tüm dillerde hazif/eksilti olgusu sıkça görülmektedir. Klasik Arapça sözlüklerde “kesme, çıkarma, düzeltme ve düşürme” vb. anlamlara gelen hazif, terim olarak bir sözcüğün, bir söz öbeğinin ya da bir cümlenin çeşitli gerekçelerle düşürülmesidir. Bir başka deyişle hazif, metinde yer alan harf, kelime ve cümle gibi bir dil biriminin çeşitli nedenlerle düşürülmesidir. Bu terimin izmâr ve icâz ile de yakın bir anlam ilişkisi söz konusudur. Hazfin Arap dilindeki önemi ve yeri nedeniyle geçmişte ve günümüzde Arap dil âlimleri bu konuya büyük önem vermişler ve eserlerinde yer ayırmışlard . . .ır. Hazif konusuna büyük ilgi gösteren âlimlerden biri de "İbn Hişâm el-Ensârî" dir. Bu konuyu farklı eserlerinde dağınık bir şekilde ele alırken, “Muğni’l-Lebîb” eserinde de özellikle bu dil olgusuna dair özel bir bölüm ayırmış ve meseleyi Kur’ân âyetleri, şiir ve Arapların sözleriyle istişhâd ederek geniş bir şekilde ele almıştır. İbn Hişâm, hazif meselesinin şartlarını, kurallarını ve türlerini anlatan en bariz dil alimidir. Ona göre nahivcinin göz önünde bulundurması gereken hazif, nahiv kurallarının gerektirdiği bir meseledir. Mübtedasız bir haber veya habersiz bir mübteda, cezasız bir şart veya şartsız bir ceza, ma’tûf aleyhsiz bir ma’tûf ya da ‘âmilsiz bir mâ’mül’ün bulunması düşünülemez
Daha fazlası
Daha az
Netflix, günümüzde yaygın bir şekilde kullanılan dijital platformlardan, OTT TV formatının en popüler örneklerinden biridir. Platform, çeşitli ülkelerden farklı türlerde birçok içeriğin yapımını üstlenmektedir. Bu çalışmada, Netflix’in yapımını üstlendiği Latin Amerika ile ilgili belgesel filmler, söylem analizi yöntemiyle incelenmiştir. Tür olarak belgeselin seçilme nedeni, yarattığı gerçeklik algısıdır. Latin Amerika ülkeleri, kıtanın keşfiyle birlikte uzun yıllar süren pek çok mücadele yaşamıştır. Bu mücadeleler esnasında Latin Amerika ülkelerinde yaşanan karışıklıkları ideolojik bir tehdit olarak değerlendiren ABD, ülkelerin hem . . . iç işlerine hem de dış ilişkilerine müdahalelerde bulunmuştur. Bu çalışmanın amacı, ABD merkezli bir platform olan Netflix’in söz konusu ülkelere olan bakış açısını anlamak ve bu bakış açısının ABD’nin bakış açısı ile paralellik gösterip göstermediğini araştırmaktır. Çalışmada Latin Amerika ülkelerinden Küba, Uruguay ve Brezilya’da yaşanan siyasi süreçler, Netflix yapımı belgeseller ışığında tartışılmaktadır
Daha fazlası
Daha az
Ehl-i sünnet’ten sonra İslam’ın ikinci büyük mezhebi olan İsnâaşeriyye İmâmiyye’sinin hadis anlayışı, Ehl-i sünnet’in anlayışından özellikle hadislerin kaynağı ve sahâbenin güvenilirliği hususunda farklılık arz etmektedir. Şîa’nın ortaya çıkmasıyla birlikte teşekkül etmeye başlayan söz konusu hadis anlayışı, imamların söz, fiil ve takrirlerinin “Sünnet” olduğu ekseninde oluşan hadis külliyatlarıyla desteklenmiştir. Bu eserlerdeki haberlerin doğruluğu ve yanlışlığı Ehl-i sünnet’in hadis kritik metotları dışında bir yöntemle ele alınmış ve değerlendirilmiştir. İsnâaşeriyye İmâmiyesi’nde ilk beş asra kadar egemen olan Ahbârîlik ile dah . . .a sonra hâkimiyeti ele geçiren Usûlilik olmak üzere iki ekol teşekkül etmiştir. Özellikle dördüncü İmâm Muhammed el-Bâkır ile beşinci imam olarak kabul edilen Ca‘fer es-Sâdık’ın ahbârı üzerine kurulu bir dinî hayatı benimseyen İsnâaşeriyye’de, zaman zaman bu haberler iki ekol tarafından birbirinden farklı şekillerde ele alınmıştır. Söz konusu farklı değerlendirmeler, İsnâaşeriyye itikadını ciddi sorunlarla yüz yüze getirmiş, onların en güvendikleri temel hadis eserlerini ve onları nakleden râvilerini tartışma konusu yapmıştır. Ahbârî ekol bu rivayetlerin sıhhati konusunda hiçbir tereddüde yer olmadığını savunurken, Usûlî ekol bu haberlerin özellikle râvileri açısından sağlıklı bir tenkid ve tashih ameliyesinden geçirilmesi gerektiğine inanmaktadır. Bu çalışma esas olarak Usûlî Ekolün hadis anlayışını ele almaktadır
Daha fazlası
Daha az
“Meclisî’nin Mir’âtü’l-ʻukûl’ü Özelinde Şîa’da Hadis Şerhçiliği” adlı tezimiz, giriş ve üç bölümden oluşmuştur. Giriş bölümünde çalışmamızın konusu, amacı, metodu ve literatür değerlendirmesine yer verilmiştir. Birinci bölümde Şîa hadis şerhçiliğinin tarihî seyri üzerinde durulmuştur. Özellikle Şîa hadis tarihinin tanzim ve tekmil dönemi olarak kabul edilen X./XVI.- XII./XVIII. yüzyıllar arasında başta Kütüb-i Erbaa olmak üzere birçok esere yazılan şerhler zikredilmiş; bunların genel özellikleri belirtilmiştir. İkinci bölümde Meclisî’nin yetiştiği ilmî arka plan, ailesi, hocaları, talebeleri ve eserleri hakkında bilgi verilmiştir. Ü . . .çüncü bölümde ise Meclisî’nin Mir’âtü’l-ʻukûl eserinde takip ettiği şerh metodu; Şiî ve Sünnî müelliflerin eserlerinden faydalanması, el-Kâfî nüshalarındaki yazım farklılıklarını şerhine yansıtması, metindeki anlaşılması zor olan kelime ve cümlelerin anlamlarını aktarıp bazen onların gramatik tahlillerini yapması, bunun yanında Kur’ân âyetlerinden, hadisler ve şiirlerden istifade etmesi, rivayetleri sened yönünden incelemesi ve buna göre rivayetleri sıhhat açısından derecelendirmesi, hadis usûlüne dair bilgileri nakletmesi, Şîa’ya ait itikadî ve amelî konuları ele alması, Şiî ve muhâlif olan âlimlere tenkitleri gibi hususlar üzerinden tespit ve tetkik edilmeye çalışılmıştır
Daha fazlası
Daha az
Kitabımızda ele aldığımız Silifke Kalesi oldukça stratejik bir konuma sahip olup Kale-Kent özelliği taşımaktadır. 2011-2017 yıllarında yapılan kazılarla gün yüzüne çıkarılan Silifke Kalesi hazırladığımız bu çalışmamızla bilim dünyasına ve gelecek kuşaklara tanıtılacaktır. Ayrıca devam etmekte olan kazı ve restorasyon çalışmamızın tamamlanmasıyla Anadolu’da benzerine henüz rastlanmayan bu ender yapı, Osmanlı Kale Kent’i, ziyarete açılarak turizme kazandırılacaktır. Bu kıymetli eserin vücut bulmasında kıymetli katkılarından dolayı Silifke Kalesi Kazı Başkanı Sayın Hocam Prof. Dr. Ali BORAN’a, Mersin Valisi Sayın Ali İhsan Su’ya, Silif . . .ke Kaymakamlarımız Sayın Şevket Cinbir’e, Sayın Namık Kemal Nazlı’ya, ayrıca Silifke Kalesi kazı ekibine, kazımıza destek veren tüm kurum ve kuruluşlara, kitabın basımı için sponsor olan Medcem Madencilik A.Ş.’ye, kitabın tasarımını yapan Neva Kurumsal’a, Ege Yayınlarına teşekkürlerimle.
Daha fazlası
Daha az
6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu kapsamında yükümlülüklerimiz ve çerez politikamız hakkında bilgi sahibi olmak için alttaki bağlantıyı kullanabilirsiniz.